anil
SEN UYURKEN TOPLADIM ORTALIĞI

 

şiir  üç (3) bölümden oluşur

bir mesleğin yeminini yazma gereksinimini duyan ilk kişi bir temizlikçi midir

bir resim yaptığını düşün,

rüyan’ın resmini yapıyorsun, istediğini çizebiliyorsun ama rüya gibi oluyor

anlamını bilmiyorsun,  yani çizemiyorsun istediğini

böylece bir denge kuruluyor, yaşayıp gidiyorsun

 ‘yağmur’ ile ilgili 2 şarkı yazılmasını buyursaydı tanrı, tatmin olurdu

bugün yağmur bir kadın saçı, dayanmak zormuş meğer  sonu belli oyunlara

ve buyurdu tanrı,

rüyaları ancak benim istediklerim anlayabilir

bir rüya gördüm, yarım yamalak anladım, anladığım her şey gibi yarım yamalaktı o da

sanırım tanrı bir şeyleri anlamamı istiyor benden

 üstün, esre, ötre

üç bölümlü bir resim yaptım rüyamda

tam anla dedi, yarım anladım. İyi oku dedi, yarım okudum

yağmur dedim birgün, yağmur’un kaç anlamı vardır?

üç (3) dedi,

sonuncusunu yeni buyurdum, yakındır gelmesi

SEN UYURKEN TOPLADIM ORTALIĞI

 

şiir  üç (3) bölümden oluşur

bir mesleğin yeminini yazma gereksinimini duyan ilk kişi bir temizlikçi midir

bir resim yaptığını düşün,

rüyan’ın resmini yapıyorsun, istediğini çizebiliyorsun ama rüya gibi oluyor

anlamını bilmiyorsun,  yani çizemiyorsun istediğini

böylece bir denge kuruluyor, yaşayıp gidiyorsun


‘yağmur’ ile ilgili 2 şarkı yazılmasını buyursaydı tanrı, tatmin olurdu

bugün yağmur bir kadın saçı, dayanmak zormuş meğer  sonu belli oyunlara

ve buyurdu tanrı,

rüyaları ancak benim istediklerim anlayabilir

bir rüya gördüm, yarım yamalak anladım, anladığım her şey gibi yarım yamalaktı o da

sanırım tanrı bir şeyleri anlamamı istiyor benden


üstün, esre, ötre

üç bölümlü bir resim yaptım rüyamda

tam anla dedi, yarım anladım. İyi oku dedi, yarım okudum

yağmur dedim birgün, yağmur’un kaç anlamı vardır?

üç (3) dedi,

sonuncusunu yeni buyurdum, yakındır gelmesi

“Gördüğüm en iyi oyuncuya teknik direktörlük yapmak bir onurdu. Büyük bir ihtimalle Messi’den daha iyisini de göremem. Messi bana mücadeleci olmayı öğretti. O olmadan 19 kupanın 14’ünü kazanamazdık.Futbol açısından bakarsanız en iyi sezonumuzu geride bıraktık. Yeni konseptleri sunduk. Önümüzdeki sezon daha iyi oluruz. Ben hiçbir şey icat etmedim. Sadece benden önce başlayan süreci devam ettirdim. Bu süreç benden sonra da devam edecektir. Gelmiş geçmiş en iyi takım mı? Bunlar büyük laflar ve söylerken dikkatli olmak gerekiyor.
Yorulduğum için görevi bırakıyorum. Ama kazandığım 14 kupa beni tatmin etmeye yetti.”

“Gördüğüm en iyi oyuncuya teknik direktörlük yapmak bir onurdu. Büyük bir ihtimalle Messi’den daha iyisini de göremem. Messi bana mücadeleci olmayı öğretti. O olmadan 19 kupanın 14’ünü kazanamazdık.

Futbol açısından bakarsanız en iyi sezonumuzu geride bıraktık. Yeni konseptleri sunduk. Önümüzdeki sezon daha iyi oluruz. Ben hiçbir şey icat etmedim. Sadece benden önce başlayan süreci devam ettirdim. Bu süreç benden sonra da devam edecektir. Gelmiş geçmiş en iyi takım mı? Bunlar büyük laflar ve söylerken dikkatli olmak gerekiyor.

Yorulduğum için görevi bırakıyorum. Ama kazandığım 14 kupa beni tatmin etmeye yetti.”

Babalar ve Hayköö efsane olmuş

Enfes bi şarkıymış be, hem sözler, hem enstrumantal kısım…

Davnlod mi beybi

”Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermezmiş ya…” kazadan önce tek hatırladığım şey buydu. Bilirkişi raporundaki fotoğraflarda görünen, sayabildiğim 18 bira şişesi vardı arabamda. Anamur yolunda ne arıyordum bilmiyorum. Kim için, ne için gitmiştim bilmiyorum. Gitmek istemiştim birtek ondan eminim. Belki Halep de olabilirdi bu ama Rachel kadar cesaretli olamamanın verdiği cesaretle limitimi zorlamıştım galiba. Fosmuş o cesaret, onu anlıyorum şuan. Bir de, yol kenarında bir birahanede konuştuğum garson kızın söylediği sözü. Kazayı da kaldırabilirmişim, bilmezdim bunu.

Kemal Baba’nın Yeri’nin tek müşterisiydim o gece. Dükkanın sahibi Kemal Baba tam 11’de, dükkanın arkasındaki evine gidermiş her gece. Ben geldikten 10 dakika sonra tam 11’de, afiyet olsun oğlum diyip çıktı kapıdan. O çıktıktan sonra, Garson kız önce Zeki Müren’i kapattı, daha sonra da Ahmet Kaya açıp karşıma oturdu. Yeni doldurduğu köpüksüz birasından bir yudum içti.

”Saat 12’de kapatıyorum, haberin olsun.” 

”E daha geleli 10 dakika oldu, 12 çok erken değil mi?” dedim. Kafasını yavaşça yana doğru eğerek, ”Müessesemizin en katı kurallarından sadece birisi bu” dedi.

”Başka hangi katı kuralları var?”

”Diğer tüm kurallara itaat etmek tabii ki.” Fayt klap terk dedim içimden.

Kızıl saçlarını toplarken, çok kıro olduğumu söyledi. Tam biradan yudum almıştım, yüzüne püskürmiyeyim diye elimi zor yetiştirdim ağzıma.

”Şaka yapıyorum canım, kimseyi kıro veya değil diye kategorize etme faşistliğini yapmam tabiiki ama plakadaki o 01 ECZ 26 nedir be abi?”

”Nerden anladın eczacı olduğumu?”

”Anlarım ben boşver. Farmakognozi’yi çok severdim.”

”Aaa sen de mi eczacılık okudun?”

”Hayır, iç mimarım ben. Ama üniversitede çok okumuş etmiştim farmakognoziyi, sizin deyiminizle kognoziyi.” 

”Ne alaka iç mimarlıkla kognozu yahu?”

”Çok alakası var, belki anlatırım bir gün. Ya da sen anlarsın belki birgün. Daha iyi.”

Bu konuşlamaların hepsi yarım saat sürdü. Seyrek konuşup çok hızlı içip, çok Ahmet Kaya dinledik o gece. Geri kalan yarım saatte de, neden Silifke’ye yerleştiğini, neden iç mimarlık yapmadığını, neden garsonluk yaptığını, neden gündüzleri çalışmadığını anlattı. 10 dakikanın 9buçuk dakikası O konuşuyor ve ben de hayranlıkla dinliyordum sesimi çıkarmadan. Geri kalan yarım dakikada, sorduğu tek soruya cevap veriyor, görevini yapmış bir emir eri gibi yerime geri geçiyordum. 1 saat sonundaki toplam 3 dakikalık cevaplama süremden sonra, saat 12’yi gösteriyordu. Ama sadece 3 dakikada hakkımda o kadar çok fikir sahibi olmuşti ki sanki, bana inanılmaz bir güven vermişti. Dükkanı beraber kapattık.

”Kalacak yerin var mı?”

”Yok, ilerde bir sürü otel var, giderim birine.”

Koluma girdi, arabayı dedi, ‘Siktir et.’ Yaklaşık 15 dakika yürüdük. Hatta ufak bir patika bile aştık. Enfes kokan bir bahçesi olan, tek katlı müstakil bir eve vardık. Bahçede dörder tane bira, dörder tane sigara içtik. Ben yatsam dedim, tabii dedi, içeri girdik. Evde, birisi yatak odası olmak üzere 3 oda vardı. Odaların her köşesinde kitaplık ve yerlerde büyük minderler vardı. Ben minderleri birleştirmeye yöneldim eğilip. Ya bırak onları dedi, ‘içeride yatak var.’ Sarıldık, yattık, uyuduk. Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Herşey bahçeden!

”Ben gideyim artık.”

Yüzünde en ufak bir hüzün yoktu ben bunu derken. Bir kez daha aşık oldum kucaklaşırken. Galiba güven veren o rahatlığı hiç kimsede görmedim, bulamadım. Post modern insanlar anlayamaz bu hissiyatı. Bizden başka kimse yani. Yaftalarlar bir de. Ahahahah… İçmeden kafası benden güzel herkesin.

”Yine gel. Ama bir daha ki gelişinde yeni çektiğin filmini getirmeni istiyorum.” dedi gülümseyerek. 

”Galiba ben film çekemiyorum. Hep niyetleniyorum ama kaldıramayacağımı düşünüyorum daha sonra. Gerçi bunu dün gece anlatmışımdır muhtemelen sana, bilmiyorum hatırlamıyorum” dedim gülümseyerek.

”Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermezmiş ya, merak etme. Sen iyi birisin. Kararlı ol biraz. ÖZletme kendini.”

Sarıldık.

Arabesk plakalı arabama bindim. Anamur yolunda devam etmek istedim ve ettim. Neden, hala bilmiyorum. Radyoyu açtım. Ahmet Kaya çalıyordu. Aklımda; ”Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermezmiş ya…”

Araba takla atarken ekrana gözüm ilişti. Saat 12 idi.

19 Mayıs kutlu olsun kutlu olsun da insanlarda bayram kutlayacak hal mi var? Hapishaneler çoluk çocuk doldu. 600’ü aşkın üniversite öğrencisi tutuklu, hergün daha geleceksiz daha güvencesizleştirilen bir hayatı reva görüyolar. Afiş asmak okuldan atılma sebebi. Poşu takmak, şemsiye taşımak terör örgütü üyesi olma sebebi. Önce utanmadan 3 çocuk yapın diyolar, sonra “her üniversite öğrencisi iş bulmak zorunda mı?” diyerek bizimle dalga geçiyolar. Utanmadan bide “Biz şu kadar üniversite yaptık her ilde üniversite var” diye pişkin pişkin övünüyolar. 2005-2006 yıllarında inanılmaz cesurluklar yaparak darbe ve teşebbüsleriyle mücadele eden, demokrat takılan, herkesin görüşüne saygı duyan aynı Başbakan geçenlerde, zaman aşımına uğrayan Sivas Katliamıyla ilgili ”Milletimize hayırlı uğurlu olsun” diyebiliyor. Bu der, siyasetçi en nihayetinde bu şaşırtıcı değil ama bunu bu kadar rahatça söyleyebilmesinde akıl almaz bir ferahlık var. Hani, bakın kankilerim yaptı, bi müddet yurt dışında yaşıyosun filan ama sonradan zaman aşımıyla geri gelirsiniz, siz de yapın yani, noprb. demesi gibi birşey. Allah, sürekli olarak kendisini anmamızı emreder. Bu hükümet de öyle yapıyor kameralar açıkken. Bir gram Allah korkusu olan insan bu lafları söylemez. Derin devletle mücadele etmeyi bilen imam hatip lisesi mezunu bir adamın, Allah’ın verdiği canı yine kendisinin alacağını biliyor olması gerek ama demek ki, derin devletle mücadele de bir yere kadar, Allah da bir yere kadar, 19 Mayıs da bir yere kadar… Bu lafların daha ağırı da, Atatürk’ü kullananlara ama onlar zaten kendi kendilerini bitirebilme potansiyeline sahip, kimsenin bişe demesine ihtiyaçları yok. Kankeytaları ile gayet oynayarak yönetiyolar ülkeyi.
“Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”

Dörtyol’daki ilk evimiz, orta okuldan mezun olunca kazandığım anadolu lisesinin yanındaydı. O sıralar ablam orada okuyordu. Ben ilkokuldaydım. Annem gil öğleciydi, ben sabahçıydım ve öğleden sonraları inanılmaz sıkılırdım. Eve geldikten sonra 3’e kadar güya ders çalışacaktım her hafta içi ama hiçbir zaman yapmadım bunu. Okuldan gelir yemek yer, atarinin başına geçerdim. Atarilerde çok kıytırık bir özellik vardır o da, baya alev alacak kadar ısınması. Arkamda hiçbir iz bırakmamak için atari konsolunu ve kasetini, saat 3’e doğru buzluğa atardım 5 dakika. 3’te ablam okuldan gelir ve ben de diğer mahalleye top oynamaya gidebilirdim. Ablam geçenlerde söyledi, bir kere koca atari konsolunu ve üzerinde 3 kaseti buzlukta bulmuş okuldan geldiğinde. Annemlere söylememiş o zaman. Yaklaşık 13 sene sonra söyledi, eheheh. O diğer mahallede 3-4 tane saha vardı, çok fazla yaş grubum vardı, Burcu gil vardı neler neler yani… Bizimkilerin o mahalleye taşınması için herşeyimi verebilirdim yani. Orda oturamasam da yine de beni oradan sayarlardı mahalle maçlarında sağolsunlar. Ben de bundan ötürü inanılmaz titizlikle oynamaya çalışırdım. Bu, iyi bir eğitim olmuş benim için aslında şu an düşündüğümde. Saat 3 buçukta, adı bizim saha olan yerde, yani Uğur abi gilin evinin önlerindeki sahada aramızda ufak bi idman maçı yapıp, saat 4’te diğer mahalleyle oynamak için büyük sahaya giderdik. Büyük saha, inanılmaz bir atmosferdi bizim için. Oyuna sonradan girdiğinde, insanın eğilip çimlere dokunup haç işareti yapası geliyordu. Herkes orta hakem, herkes yan hakemdi. Oynayan adamlar bi kere çok üst düzey adamlardı. Maçtan sonra tepsi tepsi baklava şölenleri olurdu sahada. Eşi benzeri olmayan günlerdi yani… 2 sene önce yeni bir eve taşındık. Ben orada yokken almış ve taşınmış bizimkiler. Süpriz yapmıştım finallerden sonra giderken de, haberleri yoktu geleceğimden. Otogarda indim sabah 7de, otogar takside Egemen’in babası bırakayım diye ısrar etti, binbir bahaneyle, portakal çiçeği koklamak istiyorum diyip ısrarından vazgeçirebildim ve eve doğru yürümeye başladım. Bizimkilerin önceden söyledikleri tarife doğru gittim, bizim arabayı gördüm, etrafı inceledim, duvarın dibine oturdum bikaç dakika. Yeni ev, eskiden büyük sahanın kenarındaki otların-sazlıkların olduğu yermiş. Büyük sahaya ise 3 tane apartman dikmişler. 4.’sünün temeli atılmış, yanında bir tabelada da inşaat firmasının adı ve apartmanın çizimi ve planı vardı. ”OÇ. İnşaat Ltd. Şti. Erken Satış Avantajları…” Orospu Çocukları büyük sahaya 4. apartmanı dikti ve ben de her eve gittiğimde, balkona çıktığımda, 20 dairenin içinden, beyaz fanilaların üzerine kırmızı keçeli kalemlerle yazılan numaralar,isimler ve armaların hatta sponsorların olduğu Petek Evler Mahallesi formalı dostları görüyorum.

Orospu Çocuğu İnşaat Limited Şirketi iftiharla sundu.

Mimar Sinan çoooook büyük insan. Güzel akıllı güzel kalpli insan. Bu şarkı O’na gele

“sinan çocukluğunda o atlılara imrenir, oysaki sinan’ın alın yazısı yürümektedir. delikanlı olunca, ağırnas’a değil istanbul’a, istanbul’dan tebriz’e, kahire’ye, kahire’den döne dolaşa istanbul’a, istanbul’dan belgrad’a yürüyecek. daha pekçok yürüyecek. yayabaşı sinan. uzun bir yol, fakat öyle bir yol ki mısır, iran, roma, selçuk osmanlı, bizans ve gotik mimarisinin boy verdiği yerlerden geçer. kahire’de ehramlardan, gran’da gotik kiliseye kadar uzanan bir yol. mezar, saray, köprü, soylu mabet. sinan’ın göz zenginliği. gözün doğması. sinan görecektir ki dünya çıldırasıya güzel ve güzellik çeşitlidir. görecektir ki mimar, toprağa ve insana aşık kişidir. görecektir ki yapı sanatı, madde ile uzun sevişmedir.”

Sinan - Abidin Dino

Bir Edebiyat Muhabbetidir İhtiyacımız Olan Şey

en yakın arkadaş halini
bir kurum olduğu için bıraktım
şimdi ruhun göçebeliğiyle özgür
köksüz dalların pervasızlığıyla rahat
ve gece oldu mu bir o kadar yalnızım

ardını bildim, bir kocaya evet demedim
ama hep sütsüz kaldı memelerim
alnı terleyen bir bebeğe benimdir deyip
avcumun çizgileriyle sevemedim
ve bazen güvenliği, yastığın ikili terini
yani işte ocağı her daim tüten bir evliliği de
saygıyla değil, ama hayalle, yenilgiyle istedim

şimdi ruhum illa da bulmaya yazgılı
dibe bucağa kaçışan, körebe kelimeleri
ne oyalanacak bir yer var yeterince
ne de konuşmadan durabilirim kendimle
ve öyle uzağa düştük ki sevgilimle
bir daha asla bir cümle olamayacağız belli ki
şimdi eşkiyalarca talan ediliyor bedeni
ve ruhu ona hükmedemeyecek kadar şaşkın
bedeni belki onu yeniden doğuracak bir rahim
esirgeyen, bağışlayan bir baba da olabilirdi
ama çok vakit var ki, tanımıyor geçmişini

yani ki şaraba serpeceğim bir ışığım yok
yareni kalmayan tenim, okşayışlardan yana ıssız
yaşım desen hep kalçalarıma ekleniyor
ve karnım hep bomboş, tıpkı ağzımın içi gibi
bir vakit arasından sözcükler kaçmasın diye
kenetlediğim dişlerden tel geçsin istiyor hekim
yinelenip durmak faydasız ya değirmenimde, söyle
telgrafın telleri, artık beni ona götürebilir mi?

yaşadığım yeri soracak olursan
ev derim, yani bir uyku hali

melek özlem sezer*

100

İnsanın büyüdükçe daha da dert küpü olduğunu düşünmesi, tamamen hafızyla ilgili bir olay. 7 taşından öncesini çok iyi hatırlayan insanlar anormal zekalıymış, böyle bir kadın okumuştum gazetede yıllar evvel. 30 sene önce okuduğu kitabın her kelimesini ezbere hatırlayabilen biriydi ve bundan ciddi anlamda dert yanıyordu. Hayatın, bu durumda çekilmez olduğundan bahsediyordu. ‘Çocukluk denilen şey, aslında anlatıldığı kadar naif olmadı hiç kimse için, sadece iyi şeyleri hatırlamak bir hafıza problemi’ demişti o abla.

Çocukluğumun iyi geçtiğini düşünmedim hiçbir zaman. Çünkü çok az hatırlayabildiğim, çok üzüldüğüm olaylar vardı, o da birkaç tane sadece ama bu kadarı bile, o dokunulmaz olan çocukluğuma leke sürmeye yetiyor hala. Kim bizi böyle yetiştirdi bilmiyorum, hangi sistem istediği gibi ve tek tip olmamızı arzuladı ellerini ovuşturup bilmiyorum. İnsanlar birbirine bu kadar benzeyemez. Bir yanlışlık var. Global birşey mi, ülke içi sistem mi, onu dahi bilmiyorum. Ama herkes büyük oltada, onu biliyorum. Belki de öyle düşünmek iyi geliyor bana bilmiyorum. Bende bir yanlışlık var, ondan eminim birtek. Tam yapamamışlar beni. Bir yerde bir konsantrasyon eksikliği olmuş ne yapalım…

Hiç birşey bilmeyene, birşey bilen ukala gibi gelir. Ve kabullenmez hiç birşey bilmeyen adam/kadın bu durumu. En az birşeyi bildiğini iddia eder, mesela ukalalığın ne olduğunu. Farkına varmaz ukalalık yaptığının. Ukalalık kötü birşeydir, evet. Çünkü rehavetten getirir, yanlış sapağa götürür insanı.

Çok boş yaşıyormuşum gibi geliyor son bikaç senedir. Hiç olmayı hayal etmediğim biri oldum çıktım gibi geliyor. Bunlar birtek beni ilgilendiren konular tabii ama amacım ölmezsek bi 20 sene sonra, fikirlerimi tekrar görmek istemem. Zaten görse kaç kişi görcek, kuul takılan bi kız diilimki falovırım çok olsun. Şalgam içen, bicibici yiyen bi Adanalıyım.

Bugün asansörde kaldım. Yaklaşık yarım saat içerde, 3 tane laboratuar föyü, 1,75 lt. cola ve 1 ekmekle kaldım. Ne yapsam acaba dedim, oturdum senaryo yazdım bu üçlüyle. En sonunda filmin kahramanı çok arabesk ama çok bireysel bir karar aldı, ben de o karara saygı duyduğumdan, kimseyle paylaşmamaya söz verdim mevzuyu. Ve yırtıp attık senaryoyu beraber.

Mekan değişikliği çok önemli. Nefes alamıyor gibi hissediyorum kendimi çoğu zaman. Kimselerin bilmediği, çok güzel ve kuytu köşelerim var Eskişehirde. %100 çalışıyor benim için.

Geçenlerde bir çevreciyle tanıştım. Çevreyle ilgili en ufak bir konuya girmedi. Ben dedi, gidiyorum. Ben biliyorum bu repliği dedim, itörnıl sanşayn yani güneşi gördüm’de geçiyodu dedim, gülmedi. Zaytung yapınca gülüyosunuz ama dedim içimden. Umurunda değildi bu konu. Ben de umurunda değildim. Orada birisi olmalıydı anlatabileceği, kim olduğu farketmezdi. İsa inmiş olsa, soracak o kadar çok soru varken, hiçbirşey merak etmediğini söyleyip, anlatmaya devam ederdi. Çünkü kendisini yargılıyordu ve bir başkasıyla tanışmak veya soru sorup cevap beklemek gibi, ilişki bağındaki sınanmaları bekleyemeyecek kadar kararını erkenden vermek istiyordu. Ben dedi, gidiyorum. Nereye dedim. Önce Norveç’e, oradan da Gazze’ye geçeceğim, dedi.  Bende büyük etkisi olan iki yer… Neden Norveç, neden Gazze, dedim. En beklemediğim cevabı aldım. Kendimi yargılamaya devam edeceğim! Bu yargı sürecinin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim, acelesine bakınca. Hangi dünya veya dünyaların varlığını kabul ediyosan dedi, o kadar çok konu var ki kendini hesaba çekmen gereken. Bence sen de geç kalma dedi. Ve dediği gibi gitti.

Çocukken yazlıkta her sene birisine aşık olurdum. Ki bu kızlar da, genellikle o yaz süresi içinde kiracı olarak siteye gelen, yani tanımadığım kızlardı. Büyük sadakatle bağlıydım o yaz bitene kadar o kıza. Kesinlikle başka kızlarla dondurma yemezdim. Ama o kızla da gidip yiyemezdim. En azından içim rahattı, bu tip şeylerle yetinmesini biliyordum. O kızlardan kaç tane olmuştu aşık olduğum bilmiyorum, zaten hepsi benden büyük olduğu için hiçbiriyle konuşmaya cesaret edememiştim. Keşke en az birine söylemiş olsaydım. Kendimi bu kadar korkaklığa alıştırmamam gerektiğini o gün kavrardım belki. Belki sert bi tokat yerdim ya da ablama şikayet ederlerdi ama yinede almam gerekeni almış olurdum. Galiba insan kendisinde bulamadığı şeyleri olan insanlara aşık oluyor. Ben her zaman hayran olduğum kızlara aşık olmuşum taa çocukluktan beri. Birbirine çok benzeyen insanların birliktelikleri uzun sürmez bence. En azından benim için böyle. Yanlış olduğunu da pek düşünmüyorum.

Lise 1’de babamdan gizli, annemin anahtarıyla arabayı kaçırmıştım bir kere. Çok iyi hatırlıyorum, Duman’dan Halimiz Duman çalıyordu radyoda. Şarkıya fena kaptırmıştım galiba kendimi, bir almancı BMW’siyle burun buruna geldik acı firenlerle. Yol adamın hakkıydı ama son beş dakikadır direksiyonu tutuyor muydum, onu bile hatırlamıyordum. Adam bir sinirle indi arabadan. Beni görünce şaşırdı. Sonra bir anda bütün siniri yatıştı nedense. Oğlum ehliyetinde yok dikkatli sür bari, dedi yumuşakça. Hiç cevap veremedim, gözlerim doldu niyeyse. Arabayı çalıştırdım ve gittim. Kaza yapsam ablam kıyametler koparırdı galiba. Babamın bana güveni ve annemin hiç kullanılmayan o anahtarının uğuruyla, mevzudan ucuz yırttığımı düşünüyorum hala.

İnsanın ablasının evlenmesi kadar hüzün verici başka birşey yok. Buna kalıbımı basarım. Dünyanın en kompleks denklemi benim için bu hadise. Bu kadar üzüleceğim çok az şey var hayatta. Neyse, bu konu çok özel bir konu. Bakalım 20 sene sonra nasıl bulacağım bu hissiyatımı ölmezsek inşallah. Bu da 100. gönderim imiş.

Allah’ım bana cesaret ver. Amin.

Eheheheheh…