”Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermezmiş ya…” kazadan önce tek hatırladığım şey buydu. Bilirkişi raporundaki fotoğraflarda görünen, sayabildiğim 18 bira şişesi vardı arabamda. Anamur yolunda ne arıyordum bilmiyorum. Kim için, ne için gitmiştim bilmiyorum. Gitmek istemiştim birtek ondan eminim. Belki Halep de olabilirdi bu ama Rachel kadar cesaretli olamamanın verdiği cesaretle limitimi zorlamıştım galiba. Fosmuş o cesaret, onu anlıyorum şuan. Bir de, yol kenarında bir birahanede konuştuğum garson kızın söylediği sözü. Kazayı da kaldırabilirmişim, bilmezdim bunu.
Kemal Baba’nın Yeri’nin tek müşterisiydim o gece. Dükkanın sahibi Kemal Baba tam 11’de, dükkanın arkasındaki evine gidermiş her gece. Ben geldikten 10 dakika sonra tam 11’de, afiyet olsun oğlum diyip çıktı kapıdan. O çıktıktan sonra, Garson kız önce Zeki Müren’i kapattı, daha sonra da Ahmet Kaya açıp karşıma oturdu. Yeni doldurduğu köpüksüz birasından bir yudum içti.
”Saat 12’de kapatıyorum, haberin olsun.”
”E daha geleli 10 dakika oldu, 12 çok erken değil mi?” dedim. Kafasını yavaşça yana doğru eğerek, ”Müessesemizin en katı kurallarından sadece birisi bu” dedi.
”Başka hangi katı kuralları var?”
”Diğer tüm kurallara itaat etmek tabii ki.” Fayt klap terk dedim içimden.
Kızıl saçlarını toplarken, çok kıro olduğumu söyledi. Tam biradan yudum almıştım, yüzüne püskürmiyeyim diye elimi zor yetiştirdim ağzıma.
”Şaka yapıyorum canım, kimseyi kıro veya değil diye kategorize etme faşistliğini yapmam tabiiki ama plakadaki o 01 ECZ 26 nedir be abi?”
”Nerden anladın eczacı olduğumu?”
”Anlarım ben boşver. Farmakognozi’yi çok severdim.”
”Aaa sen de mi eczacılık okudun?”
”Hayır, iç mimarım ben. Ama üniversitede çok okumuş etmiştim farmakognoziyi, sizin deyiminizle kognoziyi.”
”Ne alaka iç mimarlıkla kognozu yahu?”
”Çok alakası var, belki anlatırım bir gün. Ya da sen anlarsın belki birgün. Daha iyi.”
Bu konuşlamaların hepsi yarım saat sürdü. Seyrek konuşup çok hızlı içip, çok Ahmet Kaya dinledik o gece. Geri kalan yarım saatte de, neden Silifke’ye yerleştiğini, neden iç mimarlık yapmadığını, neden garsonluk yaptığını, neden gündüzleri çalışmadığını anlattı. 10 dakikanın 9buçuk dakikası O konuşuyor ve ben de hayranlıkla dinliyordum sesimi çıkarmadan. Geri kalan yarım dakikada, sorduğu tek soruya cevap veriyor, görevini yapmış bir emir eri gibi yerime geri geçiyordum. 1 saat sonundaki toplam 3 dakikalık cevaplama süremden sonra, saat 12’yi gösteriyordu. Ama sadece 3 dakikada hakkımda o kadar çok fikir sahibi olmuşti ki sanki, bana inanılmaz bir güven vermişti. Dükkanı beraber kapattık.
”Kalacak yerin var mı?”
”Yok, ilerde bir sürü otel var, giderim birine.”
Koluma girdi, arabayı dedi, ‘Siktir et.’ Yaklaşık 15 dakika yürüdük. Hatta ufak bir patika bile aştık. Enfes kokan bir bahçesi olan, tek katlı müstakil bir eve vardık. Bahçede dörder tane bira, dörder tane sigara içtik. Ben yatsam dedim, tabii dedi, içeri girdik. Evde, birisi yatak odası olmak üzere 3 oda vardı. Odaların her köşesinde kitaplık ve yerlerde büyük minderler vardı. Ben minderleri birleştirmeye yöneldim eğilip. Ya bırak onları dedi, ‘içeride yatak var.’ Sarıldık, yattık, uyuduk. Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Herşey bahçeden!
”Ben gideyim artık.”
Yüzünde en ufak bir hüzün yoktu ben bunu derken. Bir kez daha aşık oldum kucaklaşırken. Galiba güven veren o rahatlığı hiç kimsede görmedim, bulamadım. Post modern insanlar anlayamaz bu hissiyatı. Bizden başka kimse yani. Yaftalarlar bir de. Ahahahah… İçmeden kafası benden güzel herkesin.
”Yine gel. Ama bir daha ki gelişinde yeni çektiğin filmini getirmeni istiyorum.” dedi gülümseyerek.
”Galiba ben film çekemiyorum. Hep niyetleniyorum ama kaldıramayacağımı düşünüyorum daha sonra. Gerçi bunu dün gece anlatmışımdır muhtemelen sana, bilmiyorum hatırlamıyorum” dedim gülümseyerek.
”Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermezmiş ya, merak etme. Sen iyi birisin. Kararlı ol biraz. ÖZletme kendini.”
Sarıldık.
Arabesk plakalı arabama bindim. Anamur yolunda devam etmek istedim ve ettim. Neden, hala bilmiyorum. Radyoyu açtım. Ahmet Kaya çalıyordu. Aklımda; ”Allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermezmiş ya…”
Araba takla atarken ekrana gözüm ilişti. Saat 12 idi.